Geçtiğimiz hafta kaleme aldığım “Fuarlar Devlete Meydan Okuma Yeri midir?” başlıklı yazı, beklediğimin üzerinde ilgi gördü.

Yazıda, ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntıların elbette konuşulması gerektiğini ancak bunun doğru yerinin yabancı alım heyetlerinin, yatırımcıların ve uluslararası basının bulunduğu fuar açılışları olmadığını ifade etmiştim.

Çünkü fuarlar yalnızca sorunlarımızı konuştuğumuz toplantılar değildir.

Fuarlar; üretimimizi, markalarımızı, ihracat gücümüzü ve ülkemizin ticari potansiyelini dünyaya gösterdiğimiz vitrinlerdir.

Bu hafta F İstanbul Gıda Fuarı’nın açılışında, SO Fuar Yönetim Kurulu Başkanı Özgür Sofuoğlu ile gerçekleştirdiğimiz röportaj, fuarcılığın başka bir önemli boyutunu yeniden düşünmeme neden oldu:

Türkiye’de düzenlenen fuarlar gerçekten kimin?

Daha açık soralım:

Bu fuarlardan elde edilen gelir, ticari veri ve sektörel birikim kimin elinde kalıyor?

Fuarcılık Yalnızca Salon Kiralamak Değildir

Fuarcılık dışarıdan bakıldığında birkaç gün süren bir organizasyon gibi görülebilir.

Salon kiralanır, stantlar kurulur, firmalar gelir, ziyaretçiler ağırlanır ve birkaç gün sonra fuar sona erer.

Oysa işin görünmeyen tarafı bundan çok daha büyüktür.

Bir fuarın arkasında yıllara yayılan bir sektör hafızası, binlerce firma bağlantısı, uluslararası ziyaretçi ağı, alım heyetleri, ülke pavilyonları ve çok değerli ticari veriler bulunur.

Hangi ülkeden kaç alıcı geldi?

Hangi ürün gruplarına daha fazla ilgi gösterildi?

Hangi ülkeler Türkiye’den ürün almaya başladı?

Hangi sektörlerde yeni bir talep oluşuyor?

Hangi firmalar yatırım, distribütörlük veya satın alma arayışında?

Bütün bu bilgiler, fuar organizatörlerinin elinde oluşan çok önemli bir ticari hafızadır.

Bugün dünyada petrol kadar, para kadar ve hatta bazı durumlarda üretim kadar değerli başka bir güç varsa o da veridir.

Bu nedenle fuarcılığı yalnızca “üç günlük organizasyon” olarak görmek büyük bir yanılgıdır.

Yabancı Sermayeye Değil, Kontrolsüz Kayba İtiraz Etmeliyiz

Türkiye’de bugüne kadar birçok başarılı fuarın yabancı şirketlere satıldığı biliniyor.

Elbette yabancı sermayeye karşı değiliz.

Türkiye’ye yatırım yapan, istihdam sağlayan, fuarları büyüten ve ülkemizi uluslararası pazarlara taşıyan her yatırımcı değerlidir.

Ancak burada asıl tartışılması gereken konu şudur:

Yabancı bir şirket Türkiye’de düzenlediği fuarın gelirini nerede tutuyor?

Yurt dışından elde edilen katılımcı gelirleri Türkiye’ye geliyor mu?

Bu gelirler ülkemizde vergilendiriliyor mu?

Fuarın katılımcı, ziyaretçi ve alıcı verileri hangi ülkede saklanıyor?

Toplanan ticari bilgi kimin çıkarları doğrultusunda kullanılıyor?

Özgür Sofuoğlu, röportajımızda bu konuda dikkat çekici bir değerlendirme yaptı. Kendi şirketlerinin yurt dışında gerçekleştirdiği organizasyonlardan elde ettiği geliri Türkiye’ye getirdiğini, böylece ülkeye döviz kazandırdığını söyledi.

Aynı hassasiyetin, Türkiye’de faaliyet gösteren yabancı fuar şirketlerinden de beklenmesi son derece doğaldır.

Yabancı şirket Türkiye’de fuar düzenleyebilir, yatırım yapabilir ve kazanabilir. Ancak Türkiye’nin imkânlarıyla oluşan gelirin, verinin ve sektörel birikimin ülkemize ne kadar katkı sağladığı da şeffaf biçimde ortaya konulmalıdır.

Çünkü mesele sadece para değildir.

Mesele, Türkiye’nin ticari hafızasıdır.

Yerli Fuarcıyı Korumak Ayrıcalık Değil, Stratejik Bir Tercihtir

Yerli fuar organizatörleri yalnızca kendi şirketleri için çalışmıyor.

Bir fuar gerçekleştirildiğinde otellerden restoranlara, ulaşımdan lojistiğe, stant üreticilerinden tercümanlara, reklam ajanslarından teknik hizmet sağlayıcılarına kadar yüzlerce işletme bu ekonomik hareketlilikten pay alıyor.

Yani fuarcılık, onlarca sektörü aynı anda harekete geçiren büyük bir hizmet ihracatı alanıdır.

Üstelik Türkiye’de fuarcılık yapmak, Avrupa’nın birçok şehrinde fuar düzenlemekten çok daha zor.

Hannover’de fuar alanına ulaşımı sağlayan güçlü bir raylı sistem bulunurken, Türkiye’de organizatör çoğu zaman ulaşım sorununu da kendisi çözmek zorunda kalıyor.

Ring seferleri düzenliyor, havalimanı transferleri yapıyor, yabancı alıcılara konaklama sağlıyor ve ziyaretçiyi fuar alanına getirebilmek için ayrıca mücadele ediyor.

Bu şartlarda yetişen yerli fuarcılarımız çok değerli bir tecrübeye sahip.

Bu birikimi kolayca kaybetmemeliyiz.

Yerli fuarcıyı korumak, ona haksız bir ayrıcalık tanımak değildir. Tam tersine; ülkenin hizmet ihracatını, istihdamını, ticari verisini ve sektörel hafızasını korumaktır.

Herkes Fuar Düzenlerse Kim Kazanacak?

Röportajımızda dikkatimi çeken bir başka konu da aynı sektörde birbirine çok yakın tarihlerde düzenlenen fuarlardı.

Bugün İstanbul’da gıda alanında birden fazla fuar bulunuyor.

Türkiye elbette güçlü bir ekonomiye ve birden fazla fuarı taşıyabilecek üretim kapasitesine sahip. Rekabet de sektörlerin gelişmesi açısından gereklidir.

Ancak rekabetin de bir ahlakı ve planlaması olmalıdır.

Aynı sektördeki fuarları birbirine çok yakın tarihlerde düzenlediğinizde katılımcıyı, ziyaretçiyi, alım heyetini ve bütçeyi bölüyorsunuz.

Sonuçta fuar sayısı artıyor ancak ortaya çıkan toplam değer aynı ölçüde büyümüyor.

Hatta zamanla herkes zarar görüyor.

Bir ülkede aynı sektöre yönelik beş ayrı fuar düzenlenmesi, o ülkenin fuarcılıkta büyüdüğü anlamına gelmez.

Asıl başarı; uluslararası alıcıların takvimine girmiş, sektörün tamamını temsil eden, güçlü ve sürdürülebilir fuar markaları oluşturabilmektir.

Burada kamu kurumlarına, ihracatçı birliklerine, odalara ve sektör temsilcilerine önemli görevler düşüyor.

Destekler fuar sayısını artırmaya değil, fuarların niteliğini ve uluslararası gücünü artırmaya yönelmelidir.

Neden Bizim Bir Gulfood’umuz, SIAL’imiz Olmasın?

Türkiye yıllardır tekstilde, gıdada, mobilyada, makinede ve daha birçok sektörde dünya markası çıkarmamız gerektiğini konuşuyor.

Peki neden fuarcılıkta küresel markalar çıkarmayı yeterince konuşmuyoruz?

Neden Türkiye merkezli bir fuar şirketi dünyanın farklı ülkelerinde organizasyonlar düzenlemesin?

Neden yabancı şirketler Türkiye’deki fuarları satın alırken, Türk fuar şirketleri hem ülkemizde hem de yurt dışında fuar satın almasın?

Özgür Sofuoğlu’nun, “Türkiye’deki fuarları neden yalnızca yabancılar satın alsın?” sözü bence son derece önemlidir.

İhtiyacımız olan tam olarak bu öz güvendir.

Yabancı bir markanın benzeri olmaya çalışmak zorunda değiliz. Kendi coğrafyamız, güçlü olduğumuz sektörler ve çok geniş bir ticari hinterlandımız var.

Balkanlar, Kafkasya, Orta Asya, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Avrupa arasında Türkiye kadar stratejik bir başka ülke bulunmuyor.

İstanbul ise hava ulaşımı, konaklama kapasitesi, üretim gücü ve ticari geçmişiyle dünyanın en önemli fuar merkezlerinden biri olmaya aday.

Yeter ki elimizdeki potansiyelin kıymetini bilelim.

Fuarlarımızı Değil, Fuar Markalarımızı Büyütelim

Türkiye’nin daha fazla fuara değil; daha güçlü, daha nitelikli ve dünyada tanınan fuar markalarına ihtiyacı var.

Bunun için yerli organizatörler arasında etik rekabet sağlanmalı, fuar takvimleri daha planlı oluşturulmalı ve aynı sektörde birbirinin ziyaretçisini bölen organizasyonların önüne geçilmelidir.

Yerli fuarcılarımız finansmana, uluslararası tanıtım desteklerine ve nitelikli insan kaynağına daha kolay ulaşabilmelidir.

Yabancı yatırımcılar elbette Türkiye’de faaliyet göstermeli ancak üretilen ekonomik değer ve ticari verinin ülkemize katkısı da göz ardı edilmemelidir.

Çünkü fuarcılık sadece salon, stant ve ziyaretçi sayısından ibaret değildir.

Fuarcılık; ticarettir, ihracattır, istihdamdır, veridir ve ülke tanıtımıdır.

Geçen hafta “Fuarlar devlete meydan okunacak yerler değildir” demiştim.

Bu hafta da şunu söylüyorum:

Fuarlarımız, ticari verilerimiz ve sektörel hafızamız sahipsiz değildir.

Türkiye, yalnızca dünya fuarlarına katılan bir ülke olmamalıdır.

Dünyanın katılmak istediği fuarları düzenleyen ülke olmalıdır.