Türkiye, son yıllarda etkileri toplumun en alt kesiminden en üst kesimine kadar hissedilen ciddi bir ekonomik sıkıntıyla mücadele ediyor. Yüksek faiz, finansmana erişim sorunu, artan maliyetler, iç pazardaki daralma ve küresel ekonomide yaşanan belirsizlikler iş dünyasının hareket alanını her geçen gün biraz daha daraltıyor.
Üstelik ülkemizin çevresi adeta bir yangın yeri…
Savaşlar, siyasi gerilimler, ticaret yollarında yaşanan sorunlar ve dünya genelindeki ekonomik yavaşlama, sanayicinin ve ihracatçının işini daha da zorlaştırıyor.
Bütün bu şartlara rağmen sanayicimiz üretmeye, ihracatçımız yeni pazarlara ulaşmaya, fuarcılarımız ise dünyanın farklı ülkelerinden alıcıları Türkiye’ye getirmeye devam ediyor.
Her kesim kendi cephesinde büyük bir mücadele veriyor.
İş dünyasının temsilcileri de sanayicinin, ihracatçının, tüccarın ve vatandaşın yaşadığı sorunları devletin ilgili kurumlarına anlatmaya çalışıyor. Toplantılarda, basın açıklamalarında, televizyon programlarında ve ekonomi zirvelerinde bu sıkıntılar açık biçimde dile getiriliyor.
Bence de getirilmelidir.
Hatta gerektiğinde çok daha yüksek sesle anlatılmalıdır.
Ancak mesele yalnızca ne söylediğiniz değildir. Nerede, ne zaman ve kimin önünde söylediğiniz de en az sözün kendisi kadar önemlidir.
IFCO’nun açılışında yaşananlar
Geçtiğimiz hafta İstanbul Fashion Connection–IFCO Hazır Giyim ve Moda Fuarı’nın açılışında bunun dikkat çekici bir örneğini yaşadık.
İstanbul Sanayi Odası Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan, fuarın açılış törenine konuşmacı olarak davet edilmişti.
Protokolde Ticaret Bakanı Prof. Dr. Ömer Bolat, Ticaret Bakan Yardımcısı Volkan Ağar, İstanbul Valisi Davut Gül, tekstil ve hazır giyim sektörünün önde gelen sivil toplum kuruluşlarının başkanları ile iş dünyasının önemli temsilcileri bulunuyordu.
Ancak salonda yalnızca protokol üyeleri yoktu.
Protokolün arkasında ve sahnenin iki yanında, Türkiye ile ticaret yapmak, ürün satın almak, yatırım fırsatlarını değerlendirmek ve yeni iş birlikleri kurmak amacıyla ülkemize gelen yabancı alım heyetleri vardı.
Yani o salon, yalnızca Türkiye’nin kendi içinde konuştuğu bir toplantı salonu değildi. Türkiye’nin üretim ve ihracat gücünü dünyaya göstermeye çalıştığı uluslararası bir vitrindi.
Erdal Bahçıvan ise konuşmasına şu sözlerle başladı:
“Bıçak artık kemiğe dayandı.”
Bahçıvan; sanayicinin yüksek faiz ve finansmana erişim nedeniyle dayanma gücünün ciddi ölçüde azaldığını, enflasyonla mücadelede sanayinin üzerine düşenden fazlasını yaptığını ve üretim gücünün kaybedilme tehlikesiyle karşı karşıya kalındığını anlattı.
“Enflasyon uğruna Türkiye sanayisini feda ediyoruz” dedi.
Sanayinin, kendisinden kaynaklanmayan enflasyonun bedelini ödediğini söyledi. Yeni Orta Vadeli Program’da üretim ve ihracatın çok daha güçlü biçimde dikkate alınması gerektiğini belirtti.
Söylediklerinin önemli bir bölümüne katılmamak mümkün değil.
Sanayicinin finansmana erişimde yaşadığı sorunlar gerçek.
Yüksek faizin üretim üzerindeki baskısı gerçek.
Tekstil ve hazır giyim sektörünün son yıllarda karşı karşıya kaldığı rekabet kaybı, istihdam daralması ve üretimin başka ülkelere kayma riski de gerçek.
Fakat benim itirazım konuşmanın içeriğinden çok, bu mesajların verildiği yere ve zamana…
Her doğru, her yerde söylenir mi?
Bir ülkeye ticaret yapmak için gittiğinizi düşünün.
Bir fuara katılıyor, üreticilerle tanışmak, sipariş vermek ve uzun vadeli iş birlikleri kurmak istiyorsunuz. Tam da o fuarın açılışında, ülkenin en büyük sanayi odalarından birinin başkanı sahneye çıkıyor ve Ticaret Bakanı’nın önünde sanayinin dayanma gücünü kaybettiğini, üretimin tehlikede olduğunu ve “bıçağın kemiğe dayandığını” söylüyor.
Yabancı bir alıcı ya da yatırımcı olarak bu konuşmadan nasıl bir sonuç çıkarırsınız?
“Türkiye’de sanayi güçlü ve güvenli bir şekilde yoluna devam ediyor” mu dersiniz?
Yoksa “Bu ülkede üretimin sürdürülebilirliği konusunda ciddi bir sorun mu var?” diye düşünürsünüz?
Fuarlar, ülkelerin ekonomik ve ticari vitrinleridir.
Fuar açılışları ise sektörlerin dünyaya verdikleri ilk mesajdır.
Bu alanlarda kullanılan her ifade yalnızca salondaki devlet yetkililerine değil; yabancı alıcılara, yatırımcılara, uluslararası basına ve rakip ülkelere de ulaşır.
Bu nedenle fuar kürsüsünden yapılan her konuşmanın sonuçları iyi hesaplanmalıdır.
Sanayicinin sorunlarını dile getirmek başka bir şeydir; Türkiye’nin üretim gücüne ilişkin yabancı alıcının zihninde soru işareti oluşturmak başka bir şey.
Ticaret Bakanlığı sorunlardan habersiz değil
Ticaret Bakanı Prof. Dr. Ömer Bolat ve Bakan Yardımcılarının haftada birden fazla programını takip eden bir gazeteci olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim:
Son yıllarda sanayicinin, ihracatçının ve tüccarın doğrudan ulaşabildiği; sorunlarını açık şekilde anlatabildiği bakanlıkların başında Ticaret Bakanlığı geliyor.
Oda ve borsa başkanları, ihracatçı birlikleri ve sektör temsilcileri sorunlarını hemen her platformda dile getiriyor. Televizyon programlarında, basın toplantılarında, sektör buluşmalarında, istişare toplantılarında ve sosyal medyada yaşanan sıkıntılar açıkça konuşuluyor.
Dolayısıyla sanayicinin sesini duyurabileceği alanlar yok değil.
Elbette her talep karşılık bulmuyor olabilir. Alınan önlemler yetersiz görülebilir. Ekonomi politikaları eleştirilebilir, daha güçlü destekler istenebilir ve uygulamaların üretim üzerindeki etkileri çok daha sert bir dille tartışılabilir.
Ancak bunun yapılacağı doğru zemin, yabancı alım heyetlerinin karşısındaki bir fuar açılış töreni midir?
Bence değildir.
Fuar kürsüsü seçim meydanı değildir
Yaklaşan oda seçimleri nedeniyle iş dünyasındaki açıklamaların tonu giderek yükseliyor. Başkanlar, sektörlerinin sorunlarını daha güçlü biçimde dile getirerek üyelerine mesaj vermek istiyor.
Bu da anlaşılabilir bir durumdur.
Fakat fuar alanları hiçbir yöneticinin seçim propagandası yapacağı, devletle hesaplaşacağı veya siyasi pozisyonunu güçlendireceği meydanlara dönüştürülmemelidir.
Çünkü fuarın sahibi tek bir kurum, tek bir başkan ya da tek bir sektör temsilcisi değildir.
O fuarda aylarca hazırlık yapan organizatörün emeği vardır.
Yüksek maliyetlere katlanarak stant açan firmaların yatırımı vardır.
Türkiye’ye alıcı getirmek için çalışan ihracatçı birliklerinin, derneklerin ve profesyonellerin çabası vardır.
Ürününü sergileyen üreticinin, sipariş bekleyen ihracatçının ve işini korumaya çalışan binlerce çalışanın geleceği vardır.
Hiç kimsenin bu ortak emeği kendi kurumsal ya da seçim odaklı mesajının arka planına dönüştürmeye hakkı olmamalıdır.
Susmak değil, doğru yerde konuşmak
Burada savunduğum şey, sorunların saklanması değildir.
“Kol kırılır, yen içinde kalır” anlayışıyla gerçekleri örtmek de değildir.
Sanayicinin sorunları konuşulmalı, yazılmalı ve çözüm bulununcaya kadar takip edilmelidir. Gerektiğinde devletin ekonomi politikaları çok açık ve sert biçimde eleştirilmelidir.
Ancak eleştiri ile ülkenin ticari itibarını koruma sorumluluğu arasında doğru bir denge kurulmalıdır.
Yabancı alıcıların önünde sanayinin tükendiğini anlatmak, çözüm üretmekten çok güven kaybına yol açabilir.
Oysa bir fuar açılışında verilmesi gereken mesaj bellidir:
Türkiye üretiyor.
Türkiye ihracat yapıyor.
Türkiye kaliteli, esnek ve güçlü bir tedarik merkezidir.
Türkiye, bütün zorluklara rağmen taahhütlerini yerine getirebilen güvenilir bir ticaret ortağıdır.
Sorunlarımızı devletin ilgili makamlarıyla en sert şekilde tartışabiliriz. Fakat yabancı alıcının karşısına çıktığımızda ülkemizin üretim gücünü, markalarını ve ihracat kapasitesini savunmak zorundayız.
SON SÖZ..
O kürsü Türkiye’nin kürsüsüdür
Erdal Bahçıvan’ın sanayinin sorunlarına ilişkin uyarıları değerlidir ve mutlaka dikkate alınmalıdır. Fakat bana göre IFCO’nun açılış töreni, bu ölçüde karamsar bir ekonomik tablonun anlatılacağı doğru zemin değildi.
Fuar kürsüsü devlete meydan okuma yeri değildir.
Seçim propagandası alanı hiç değildir.
O kürsü; sanayicinin, ihracatçının, organizatörün ve Türkiye’nin kürsüsüdür.
Oradan verilecek her mesaj, yalnızca salondakilere değil dünyaya gider.
Bu yüzden hepimiz, özellikle de iş dünyasını temsil eden kurumların başkanları, konuşacağımız kürsünün hangi amaca hizmet ettiğini unutmamalıyız.
Sorunlarımızı içeride bütün açıklığıyla tartışalım.
Yanlış politikaları eleştirelim.
Üreticinin hakkını sonuna kadar savunalım.
Ama Türkiye’ye ticaret yapmak için gelen yabancı alıcının karşısında kendi sanayimizi değersizleştirmeyelim.
Çünkü fuarlar şikâyetlerin sergilendiği değil, Türkiye’nin gücünün sergilendiği yerlerdir.