Son aylarda sahada dolaşırken çok net bir şey hissediyorum.
Bu bir veri değil, bir tablo değil, bir istatistik hiç değil.
Bu, insanın yüzünden okunan bir şey.
Fuar açılışlarında…
Koridorlarda…
Stantların arkasında…
Akşam fuar kapandıktan sonra yapılan kısa sohbetlerde…
Bir eksiklik var.
Adını koymak zor ama herkes farkında:
Bir mutsuzluk.
Eskiden fuar açılışları başka olurdu.
Yorgunluk olurdu ama keyifliydi.
Koşturmaca olurdu ama gözlerin içinde ışık vardı.
“Bu iş olacak” duygusu salonda dolaşırdı.
Bugün o parıltı yok.
Bu Yorgunluk Değil, Bu Tükenmişlik
Fuarcılık hiçbir zaman kolay bir iş olmadı.
Uzun saatler, sert takvimler, anlık krizler bu sektörün doğasında vardı.
Ama bugün gördüğümüz şey klasik bir yorgunluk değil.
Bu, tükenmişlik.
Çalışanlarda var.
Orta kadrolarda var.
Yöneticilerde var.
Patronlarda bile var.
Eskiden fuar günü geldiğinde omuzlar dikleşirdi.
Şimdi omuzlar düşüyor.
Çünkü herkes aynı hissi taşıyor:
“Çok çalışıyoruz ama bir yere varmıyoruz.”
Tam Bu Noktada Dünya Ne Diyor?
Tam da bu tartışmaların ortasında, son dönemde sıkça sorulan bir soru var:
“Fuarcılık bitiyor mu?”
Bu soruyu geçtiğimiz günlerde dünyanın en büyük fuar organizasyonlarından birinin başındaki isim,
HANNOVER MESSE Küresel Direktörü Basilios Triantafillos’a sordum.
Verdiği yanıt, aslında bu yazının tam merkezine oturuyor.
Triantafillos çok net bir şey söylüyor:
“Fuarcılık bitmiyor. Aksine, dünya karmaşıklaştıkça daha da gerekli hâle geliyor.”
Ve nedenini şöyle açıklıyor:
İş yapmanın özü hâlâ insan ilişkilerine dayanıyor.
Teknoloji gelişse de, dijital platformlar yaygınlaşsa da bu değişmiyor.
Dijital dünyada tesadüf yok.
Tanımadığınız biriyle karşılaşamaz, yanına uğrayamaz, sohbet başlatamazsınız.
Oysa fuarda bu mümkündür.
Bir standın önünden geçerken durup “Ne yapıyorsunuz?” diye sorabilirsiniz.
Anlamadığınız bir şeyi anında sorabilir, temas kurabilirsiniz.
İşte dijitalin asla veremeyeceği şey tam olarak budur.
Demek Ki Sorun Fuarcılık Değil
Bu noktada çok önemli bir ayrımı yapmak gerekiyor.
Eğer dünyanın en köklü, en büyük fuar organizasyonlarından biri hâlâ şunu söylüyorsa:
“Fuarlar daha da önemli hâle gelecek.”
O zaman sorun fuarcılığın kendisi olamaz.
Sorun, nasıl fuarcılık yaptığımızda.
İnsanlar İş Yapıyor Ama İnanmıyor
Bugün fuarcılıkta herkes görevini yerine getiriyor.
Ama çok azı yaptığı işe gerçekten inanıyor.
Takvim işliyor.
Salonlar kuruluyor.
Stantlar açılıyor.
Açılışlar yapılıyor.
Ama içten içe herkes aynı soruyu soruyor:
“Bu düzen nereye kadar?”
İnandığın işi yaparsan üretirsin.
İnanmadığın işi yaparsan sadece idare edersin.
Bugün fuarcılığın önemli bir kısmı idare ediliyor.
Eskiden Fuarın Bir Hikâyesi Vardı
Eskiden her fuarın bir iddiası vardı.
Bir hikâyesi, bir dili, bir hedefi vardı.
Katılımcı neden orada olduğunu bilirdi.
Ziyaretçi ne aradığını bilirdi.
Organizatör neyi başarmak istediğini bilirdi.
Bugün birçok organizasyonun hikâyesi yok.
Takvimi var.
Metrekare hesabı var.
Ama anlatacak bir sözü yok.
Hikâyesi olmayan iş, insanı tutmaz.
İnsan anlam görmediği yerde kalmaz.
Asıl Tehlike: Sessiz Kopuş
Bu mutsuzluk bağırmıyor.
Slogan atmıyor.
Masayı devirmiyor.
Sessiz.
İnsanlar yavaş yavaş kopuyor.
İş değiştiriyor.
Sektörden çıkıyor.
Başka alanlara yöneliyor.
Bir gün dönüp bakıyoruz:
“Bu işi bilen kimse kalmamış.”
Asıl kriz tam burada başlıyor.
Fuarcılık İnsanla Yapılan Bir İş
Bunu tekrar tekrar söylemek gerekiyor.
Fuarcılık;
insan ilişkisi işidir.
İletişim işidir.
Güven işidir.
Salon yaparsınız.
Yeni hol açarsınız.
Takvim doldurursunuz.
Ama insan olmazsa,
o salonlar sadece beton olur.
O takvimler sadece kâğıt.
SON SÖZ
Dünya çok net bir şey söylüyor:
Fuarcılık bitmiyor.
Hatta yeni bir döneme giriyor.
Ama bu yeni dönemi eski alışkanlıklarla yönetemezsiniz.
Bu ülkede bu işi hâlâ gerçekten seven,
fuarcılığı sadece organizasyon değil bir değer alanı olarak gören,
emek veren insanlar var.
Eğer bu sektörde yeniden heyecanı,
yeniden anlamı,
yeniden insanı merkeze koyamazsak;
fuarcılık bitmez ama
ruhsuzlaşır.
Ve ruhunu kaybeden hiçbir iş,
ne kadar büyük olursa olsun
ayakta kalamaz.